Sahaf Öteki Alemlerin Efendileri Özet

Sahaf Öteki Alemlerin Efendileri Özet

Sahaf Öteki Alemlerin Efendileri Özet
Yayınlama: 29.04.2023
49
A+
A-

Sahaf Öteki Alemlerin Efendileri Özet

Sahaf: Öteki Âlemlerin Efendileri (Öteki Dünya’nın Efendileri) Yazarı Hakkında

Kurgu yazarı & senarist Yusuf Özşahiner, tüm eserlerinde istisnasız bir şekilde kendi evrenini kullanmaktadır. Kesinlikle herhangi başka bir hikâyeden veya yazardan alıntı / esinlenme yapmamaktadır. Tamamen özgün olan 20+ yayınlanmış eserinin yanında henüz yayınlanmamış onlarca eseri daha bulunmaktadır ve sırasıyla yayınlanacaktır.
1973 Üsküdar doğumludur. Öğrenim hayatına aynı şehirde başlamış ve aynı şehirde bitirmiştir. Evli ve iki çocuk babasıdır. Spor ile uğraşmayı ve seyahat etmeyi çok sevmektedir. Halen teknoloji, yayıncılık ve renk yönetimi üzerine birçok Üniversitede eğitimler vermektedir. 3D, renk, film ve kurgu konusunda uzman olmakla birlikte senaristlik yapmaktadır…

Sahaf: Öteki Âlemlerin Efendileri (Öteki Dünya’nın Efendileri) İçindekiler

BİRİNCİ BÖLÜM
DAVET
ŞÜPHE
TEBESSÜM
KATILIŞ
İKİNCİ BÖLÜM
TANIŞMA
YAKINLIK
HAZİNE
KABUL
İLK TÖREN
ŞAŞKINLIK
EĞİTİM
İHBAR
OPERASYON
MERASİM
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SELİM’İN HİKÂYESİ
ÖLÜM
EMNİYET MÜDÜRÜ
KATİL OLMAK
GÖRÜNMEZ YER
YÜKSELİŞ TÖRENİ
NİŞAN
SALDIRI
GÖREV
ARACI
DÜĞÜN
NAKİL
SUİKAST
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
DERİN KARANLIK
ÖZEL BÖLÜM

Sahaf: Öteki Âlemlerin Efendileri (Öteki Dünya’nın Efendileri) Kısa Özet

DAVET

Henüz on iki yaşlarındaki Alçin, saat gece iki sularındayken uyuduğu yerde bir takım anlamsız sesler ve fısıltılar duyunca ansızın uyanarak yatağından ürpertiyle fırlamıştı. İşittiği şeylerin nereden geldiğini bulabilmek amacıyla etrafını dinliyordu. Çok geçmeden de gürültünün amcasının odasından geldiğine karar verdiğinde oldukça korktuğundan hemen yan odasında kalan on altı yaşlarındaki abisi Turan’a seslenmeye çalışmıştı. Fakat ağzını her açtığında boğazı kilitlenmiş gibiydi. Nedense en ufak bir fısıltı dahi çıkaramıyordu. Ne yaparsa yapsın abisine bir türlü seslenemeyince bu sefer de aklına onun odasına gitmek gelmişti.
Ancak yatağından kalkıp ayaklarını yere indirdiği sırada yerde mavi siyah karışımı, birtakım sis gibi duman ve enerji akımlarını gördüğünde ürpertisi iyice artmıştı. Bu yüzden de ayaklarını yatağına doğru hızla geriye topladı. Öte yandan da kendisini bir nebze olsun güvende hissedebilmesi için bir an önce abisinin yanına ulaşması gerekiyordu. Mecburen tüm cesaretini toplayıp zorlanarak da olsa tekrar ayaklarını yatağından aşağıya indirdi. Ani ürpertiler eşliğinde ve küçük çığlıklarıyla birlikte dumanların üzerinden zıplayarak abisinin yanına koşmaya başladı.
Zaten o sıralarda Turan da kardeşiyle aynı sesleri duyduğu için çoktandır uyanmıştı. Alçin yanına ulaştıktan sonra ise kendisine korkuyla sarılınca onu sakinleştirmek için “Tamam canım, ben yanındayım korkma?” dedi.
“Abi, amcamın odasından gelen sesleri sen de duyuyorsun değil mi?”
Turan, “Duyuyorum. Şimdi sen burada bekle, ben hemen bir bakıp geleceğim.” dedi. Lakin kız kardeşini orada bırakıp gitmek isteyince Alçin “Hayır! Beni yalnız bırakma, çok korkuyorum!” diyerek çığlık attıktan sonra abisinin beline sıkıca sarıldı. Turan onu sakinleştirmeye çalışmak istese bile nafileydi. Bu yüzden mecburen Alçin’in elini tutarak sisli koridorun içinden amcalarının odasına doğru birlikte ilerlemeye başladılar.

Tıpkı Alçin’in odasında olduğu gibi her yerde mavi siyah karışımı sisler vardı ve beraberinde koridor bile sanki hafiften hareket ediyor gibiydi. Bu yüzden de dengeleri bozuluyordu ve cesur Turan’ı bile korkutuyordu.
Bir ara her yeri kaplayan karanlık yüzünden lambaları yakmak için elektrik prizlerine uzandılar; ama ışıkların yanmadığını anladılar. Garip olansa saat gece iki civarında zifiri bir karanlık olmasına rağmen çalışmayan elektrikle beraber göz gözü görmemesi gerekirken dumandan süzülen enerjiye benzer bir ışık, ortalığı hafifçe aydınlatıyordu ve ortamı görülebilir hale getiriyordu.
Onlar da yaşadıkları bu garip durum karşısında birbirlerine korkuyla bakarlarken dengelerini sağlamaya çalışarak amcalarının odasına doğru ilerlemeye devam ettiler.
Alçin, aşırı bir şekilde korktuğu için vazgeçmeyi düşünse bile abisinden cesaret alıyordu. Hatta ikisi de ne kadar korksalar dahi amcalarını o kadar çok seviyorlardı ki onun başına kötü bir şeyler geliyor olması ihtimali, onları cesaretlendiriyordu. Çünkü anne ve babalarını daha iki gün önce kaybetmişlerdi ve kendilerine sahip çıkarak baba şefkatiyle bağrına basan bir polis olan tek amcaları Cengiz’e yardım etme gereği hissediyorlardı.

Fakat her şeye rağmen korkusuna yenik düşen Alçin, abisinin elinden yeniden çekiştirip ona “Abi, yeter geriye dönelim!” diye seslendi. Ama Turan, “Ya amcamıza bir şeyler oluyorsa; ya şu an bize ihtiyacı varsa?” diye soru şeklinde bir cevap verdi. Alçin bunu duyunca boynunu büktü ve böylece ikisi birlikte tüm cesaretlerini toparlayıp koridorda ilerlemeye devam ettiler. Öte yandan Alçin’in sürekli korkup çığlık atmasına rağmen amcalarının hâlâ uyanmaması oldukça garip bir durumdu.
Bir şekilde Cengiz’in kapısının önüne vardıktan sonra içeriye bakmaya ikisi de korkuyordu. Bu yüzden kısa bir süre bekledikten sonra Turan, amcasının açık olan kapısından içeriye doğru yavaşça başını uzatmaya başladı. Alçin ise dayanamayarak “Abi, neler oluyor, ne görüyorsun?” gibisinden erkenden onu soru bombardımanına tuttu.
Amcaları, yatağın üzerinde sırtüstü yatıyordu. Gülümser bir vaziyetteyken sesler çıkartıyordu ve sanki tavandaki birileriyle fısıldaşıyormuş gibi de bir durum içerisindeydi. Hatta ağzından ara sıra pek anlaşılamayacak şekilde sözler duyuluyordu. İyice dikkat ettikçe Cengiz’in sürekli olarak “Geliyorlar!” dediğini fark etmişti. Tüm bunların üzerine bir de etraftaki mavimsi bir sis varmış gibi görüntü ile fısıltılar iç içe geçince ikisi için de korkunç bir manzara oluşturmaktaydı.
Turan, ne yapacağını bilemez bir halde, bu inanılmaz hâl karşısında elini saçlarına attı ve “Aman Allah’ım!” dedi. Ardından kardeşine bakınca o da dayanamayarak kafasını içeriye uzattığında gördüğü manzaradan sonra kocaman bir çığlık atıp geriye kaçtı.
Alçin’in yüksek bir tonda attığı çığlığın peşinden amcaları Cengiz hemen uyandı. Üstelik sanki anormal hiçbir şey yokmuş gibi o anda her şey normale döndü.

Cengiz, gözünü açıp başucunda Turan’ı gördüğünde yatağında doğrulup ona “Ne oldu oğlum?” diye sordu. Ardından “Demin sanki Alçin’in çığlığını duydum. Hem, ikiniz birden neden ayaktasınız?” diye sordu. Onun yüzüne garip garip bakan Turan ise “Deminki halinin farkında değil miydin amca?” diye sordu. Lakin o, “Ne hâli, ne var ki? Uyuyordum! Alçin neden çığlık attı?” diye cevap verince amcasının hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranması üzerine “Yok bir şey amca, yok bir şey!” diyerek Alçin’in yanına dönmek istedi.
Ancak Cengiz, arkasından hızla kalkıp Turan’ı kolundan tuttu ve “Oğlum ne oldu, anlatsana, yüzün sapsarı?” diye seslendi.
O sırada Alçin, amcasının abisini sıkıştırması üzerine odanın kapısından başını uzatınca Cengiz’in yüzüne baktığı anda çığlık atıp kendi odasına koşmaya başladı. Kapıdan tam girecekken de bundan vazgeçip abisinin odasına yöneldi. Amcasının arkasından seslendiğini duyunca da kapıyı kilitledi.
Onun peşinden giden amcası ise kapıyı çalıp ona “Kızım, neler oluyor? “ gibisinden sorular sormaya başladı. Ancak hiçbir şekilde cevap alamıyordu.
Kısa bir süre sonra Turan, amcasının omuzunu hafifçe dürtüp “Ben hallederim amca, sen git, yat uyu.” dedi.
Hiçbir şey anlayamayan Cengiz ise arkasına baka baka kendi odasına giderken Turan da kapıyı tıklattı. Alçin yine açmayınca “Kardeşim, korkma benim, aç kapıyı.” dediğinde o da “Amcam gitsin açayım!” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Turan, hâlâ arkasına baka baka odasına giden amcasına dönerek başıyla ona “Ben hallederim!” gibisinden işaret yaptı.

Ardından kapıyı tekrar çalıp “Amcam odasına gitti. Kapıyı açabilirsin!” deyince Alçin de kapıyı hafif açtı. Abisinin etrafını inceledikten sonra kapıyı açık halde bırakıp yatağa doğru koşup üzerine atladı.
Onun ardından odaya giren Turan’ın kafasında bir sürü soru oluşmuştu. Amcaları sadece basit bir kâbus görmüş olamazdı; çünkü etraf korkunç halde görünüyordu. Kendileri de kâbus görüyor olamazlardı; çünkü uyanan kendileri değil, amcaları idi. Bu yüzden neler olduğunu aklı bir türlü almıyordu.
Turan daha sonra hem korkmuş hem de ürpermiş haldeki kardeşine sarılıp ona “Bu gece beraber yatalım kardeşim!” dedi.
Ağlayarak abisine sımsıkı sarılan Alçin de “Ne olur benim yanımdan asla ayrılma abi. Hatta tuvalete bile gitme, ne olursun!” dedi. Bunu duyan abisi, gülümseyerek kardeşine yine sarılıp ona “Merak etme canım, yanındayım ve hiçbir yere gitmeyeceğim.” diye cevap verdi.
Ancak daha birkaç dakika bile geçmeden üzüntüsüne hâkim olamayan amcaları ansızın kapıdan içeriye girip çocuklara sarılmaya çalıştı. Ama Alçin, onu gördüğü anda abisinin arkasına kaçtı ve saklandı.
Cengiz ise kendisine Turan’ın arkasından korku dolu gözlerle bakan yeğeninin o halini görünce kahrolmuştu ve durmadan özür diliyordu.
Yeğenlerini sakinleştirmek için elinden geleni yapıyordu.
Alçin, kolay kolay kendine gelecek gibi görünmese bile yine de amcasının sevgi dolu bakışları, bir süre sonra korkusunu yenmesine yardımcı olacak gibiydi. Cengiz de bunu fırsat bilip yanlarına oturdu ve aklına gelen yaşadığı bazı komik olayları anlatmaya başladı.
Böylece onları sonunda ikna etmişti. Bu sayede de Alçin’i yeniden yanına alıp başını dizlerinin üzerine koydu ve korkudan yorgun düşen yeğeninin saçlarını okşamaya başladı.
Sonra da kalkıp odadaki bir koltuğa oturdu ve uyumalarını bekledi…

ŞÜPHE

Kısa bir süre önce, Cengiz’in bir işadamı olan canından çok sevdiği abisi Alp, fabrikalarından birinde çalışan bir işçisinin geçirdiği iş kazası yüzünden yengesiyle birlikte acil olarak çağrılmıştı. Bu yüzden onlar da zaman kazanmak için kestirme amaçlı olarak otobandan çıkıp sapa bir yola girmişlerdi. Lakin ıssız yolda ilerlerlerken pusu kurulmuştu ve abisi uzun namlulu bir tüfekle kafasından vurularak öldürülmüştü. Yengesi ise cinayetten sonra günlerdir kayıptı ve kaçırılmış olmasının ihtimali üzerinde duruluyordu. Üstüne üstlük Cengiz’in yengesi gibi annesi de olaydan sonra sanki sırra kadem basmıştı. Bu çete veya karanlık kişilerin şirketle hiçbir alakası olmayan annelerinden ne istediğiniyse kimse anlayamıyordu.
Tüm bunların, üzerinde kirli oyunların döndüğü büyük bir ihale mevzusu yüzünden gerçekleştirildiği düşünülmekteydi. İyi bir komiser olan Cengiz’in arkadaşları da o toparlanana kadar Alp’in katillerini bulmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Ancak tüm çabalarına rağmen henüz ipuçlarına dahi hiçbir şekilde ulaşamamışlardı.
Turan ile Alçin’e bakma görevi ise Cengiz’e kalmıştı. Zaten çocuklarla birbirlerini çok seviyorlardı ve bu işi üstlenebilecek başka kimseleri de yok sayılırdı. Öte yandan Cengiz’in babasının vefatından sonra kendisini büyüten ve başarılı bir komiser olmasını sağlayan abisine vefa borcu vardı. Bu yüzden ebeveynlik işini severek üstlenmişti…
Gece Cengiz’in başına gelen garip olayın ertesi günündeki puslu sisli ve boğuk havada, taziye evinin üçüncü günü de bitmişti. Cengiz, abisinin ve yengesinin sahibi olduğu işyerinden gelen son misafirleri akşam yolcu ettikten sonra kapıyı kapattı ve yere çömelip sırtını duvara yaslayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Alçin ise onun bu halini görünce ağlayarak amcasının yanına oturup ona sımsıkı sarıldı. Turan da onlara katılınca o hüzünle saatler boyu öylece ağlaştılar. O halde de uyuya kaldılar.

Uykularını, sabah acı acı çalan zil bölünce kapıyı, uyuya kaldığı yerden her tarafı uyuşmuş bir şekilde ayağa kalkan Cengiz açtı.
Gelen, Cengiz’in ortağı İklim’di. Kömür gibi gözlere sahip, orta boylu, ideal kiloda, her zaman erkek gibi üç numara saç tıraşlı ve kulağındaki çok sayıda minik küpelerle paçoz ama oldukça güzel bir tipti. Ancak o, Cengiz’in abisi Alp’i henüz şahsen tanıyamamıştı. Buna rağmen, anlatılanlarla birlikte sanki iyi tanımış gibi kanı ona çok ısınmıştı.
İçeriye girdiğinde üçünü de kötü bir halde görünce sinirlendi ve “Ne bu haliniz yahu?” diyerek hepsini azarladı. Cengiz, üzüntülü ve acı dolu gözlerle ona bakıp “Hoş geldin.” dedi ve yüzünü yıkamak için banyoya yöneldi. İklim ise beraberinde getirdiği yiyecekleri mutfağa götürüp kahvaltı hazırlamaya başladı.
Kısa bir süre sonra diğerleri de yüzlerini yıkayıp hep birlikte kahvaltı masasına gelmiş olsalar bile hiç konuşmuyorlardı. Sessiz bir şekilde yalnızca yemekleriyle oynayıp minik birkaç lokmadan başka bir şey yemiyorlardı.
Bu yüzden İklim, ayağa kalkıp Alçin’in arkasına geçtikten sonra onun kahverengi ve dalgalı uzun saçlarına çift örgü yapmaya başladı. Hiçbir şey yemeyen Alçin’e “Bana bak güzel kız, daha küçücüksün ve daha fazla yemek yemezsen hem zayıflarsın hem de çirkinleşirsin. O yeşil gözler de çirkin bir kıza hiç yakışmaz sonra ha!” dedi. Sonra da ortaya doğru “Millet, bugün işi ve okulu kırsak ve sinemaya falan gitsek?” diye seslendi. Ardından Cengiz’e dönüp “Ne dersin ortak?” diye sordu. Ama kimseden ses çıkmayınca “Ya da uzaklara yemeğe mi gitsek? Hatta doğa harikası olan bir yerlere gidip dinlensek mi?” gibisinden konuşmaya devam etti. Her ne kadar onları rahatlatmaya çalışırken boş gevezelik yapsa da hem Cengiz’e önceki gece olanlar hem de çocukların anneleriyle babalarını yeni kaybetmiş olmalarının verdiği acı ile ne yazık ki kimsenin moralini düzeltemiyordu.
Hatta Cengiz, sürekli konuşan İklim’den artık epeyce sıkılmıştı ve yanlarından gitsin diye durup dururken ona “Senin başka işin yok mu? Gitsene artık!” diyerek çıkıştı. Ancak İklim, bu lafa önce bozulsa da sonrasında hiç umursamamış gibi davranmaya devam etti.
Ardından İklim, “Turan ve Alçin’in velayetleri için daha fazla vakit kaybetmeden müracaat etmeliyiz.” deyince Cengiz sanki onu gözleri ile parçalamak ister gibi birden kafasını kaldırdı. İklim, bu anlamsız tepki karşısında donup kalmıştı. Ona, “Ama neden sinirlendin ki? Onları kendi çocukların gibi seviyorsun. Bu gereksiz tepkinin sebebi nedir acaba, söyler misin?” diye sordu.
Cengiz ise sanki uykudan yeni uyanmış gibi kafasını sağa sola sallayıp kendine geldi ve başını öne eğerek “Tamam” dedi. İklim neler olduğuna anlam veremese de “O hareketin neydi öyle?” diye sordu. Ama cevap alamadı.
Kahvaltı bitince İklim ve Cengiz, çocuklara sarıldıktan sonra okullarına geç kalmamalarını tembihleyip velayetlerini almak için abisinin şirket avukatının yolunu tuttular…

Avukatın yanına geldiklerinde, o da onları kapıda karşıladı ve içeriye davet ettikten sonra karşılarına oturup “Buyurun, sizi dinliyorum.” dedi.
Önce İklim derhal söze girip “Çocukların velayeti için ne yapabiliriz?” diye sorunca avukat sanki bundan bir miktar rahatsız olmuş gibi oturduğu yerde kıpırdandı. “Efendim, bunun için henüz erken!” deyince de Cengiz “Ne demek erken, ne için erken?” diye sordu.
“Efendim, anneleri henüz kayıp. Bu yüzden de velayet almanız yıllar sürebilir.” diye konuşurken hareketlerindeki tuhaflığı sezen Cengiz, avukatın tavırlarından çok rahatsız olmuştu. Bu yüzden İklim’e işaret yapıp avukata da “Neyse!” dedikten sonra oradan ayrıldılar…
Ardından Cengiz, işe gitmemek için dirense bile İklim kafasının biraz olsun dağılmasına yardımcı olabilmesi için onu zorla işe götürdü. Emniyete varınca da tüm arkadaşları boynu bükük ve ağlamaklı haldeki Cengiz’e tek tek sarılıp onu teselli etmeye çalıştılar.
Aynı odadaki çalışma arkadaşlarından Orhan da Cengiz’in karşısına geçip “Kardeşim, tekrar başın sağ olsun!” diyerek ona sarıldı.
“Sağ ol kardeşim.”
“Olay gerçekleştiğinden beri tüm işimi gücümü bıraktım bu katilleri bulmaya çalışıyorum. Hatta bunun için müdürden azar bile yedim.”
İklim, ona ters ters bakıp “Kardeşim, sen işine baksana. Rahat bırak ortağımı. Daha yeni geldik!” dedi.
“Olur mu canım, kardeşimin abisine tuzak kurulmuş. Ben de böyle boş boş duracak mıyım?” dedikten sonra hafifçe Cengiz’in kulağına yaklaşıp fısıldar vaziyette “Olay yakınlarında, emniyet envanterindeki bir arazi aracının tekerler izlerine rastladım. Üstelik bizim müdürlüğe kayıtlı bir arazi aracı!” deyince Cengiz hızla doğrulduktan sonra biraz olsun kendine geldi. Yakın mesai arkadaşına “O akşam kime zimmetlenmiş kardeşim?” diye sordu.
“İşte, garip olan da bu! Görünüşe göre araç garajdan hiç çıkmamış. Kamera kayıtlarında da bir şey yok; ama yine de buradan yürürüz gibi kardeşim.”
İklim, yine araya girip “Aman be, ne adamlarsınız yahu! Boş işlerle vakit kaybediyorsunuz. Eğer ihale dosyalarına bakarsanız bazı bilgilere rastlarsınız. Hem ben bir şeyler çözmeye başladım sanki; ama henüz erken!” deyince onlar da İklim’in bu tepkilerine anlam veremeyip birbirlerine baktılar.
Kısa bir süre sonra İklim yanlarından biraz uzaklaşınca da Orhan, “Sen merak etme kardeşim, etrafta boş kovan falan bulamadık ama eninde sonunda ilerleyeceğiz!” dedi. Ardından İklim’in arkasından bakıp sessizce “İklim için attığı merminin yönünü değiştirebilir diyorlar. Hatta bu yüzden dünyanın en iyi keskin nişancısıymış!” deyince Cengiz ona “Ne demek istiyorsun, anlayamadım?” diye sordu.
Orhan ise onun bu sorusuna cevap vermeden “Bir de garip olan, yanlış anlama kardeşim ama abinin başından herhangi bir türden kurşun çıkmamış. Yani bu adamlar çok profesyoneller galiba; çünkü oldukça etkili tüfeklerden birini kullanmışlar gibime geldi. Mermi de özel bir tür, ne bileyim buzdan falandı sanırım!” dedi.
“Evet, görünüşe göre emniyete kadar sızmış bu profesyoneller. Sen bir tanesin kardeşim.” deyip ayağa kalkarak ona hafiften sarıldı…

Akşam olduğunda İklim, Cengiz’i evine bırakırken ona “Ortak, boş işlerle kafanı yorma sen, yat uyu, dinlen. Yakında tüm olayı çözeriz, merak etme.” dedi.
“Tamam ortak, iyi akşamlar.”
“İstersen bu gece sizinle kalabilirim?”
“Sağ ol ortak, çok düşüncelisin. Çocuklarla biraz yalnız kalmam gerekiyor.”
İklim, mecburen “Peki!” deyip oradan ayrıldıktan sonra eve giren Cengiz, çocuklarla birbirlerine sarılmalarının ardından yemekten sonra salonda aynı koltuğa oturarak hüzünlü bir muhabbete başladılar. Tableti ellerine almış, eski fotoğraflara bakarlarken ağlayarak birbirlerine anılarını anlatıyorlardı. Bir ara bir resimde durduran Alçin, “Bak bak abi, çekici almış sana doğru geliyorum.” dedi.
“Evet ya, daha üç yaşındayken bile ne öfkeliymişsin be kardeşim. Alt tarafı elindeki sakızı alıp kaçmıştım.”
“Ya! Şu resimde, annem altımı değiştirirken benim kafamdan suyu neden döktün ki?”
“Sen de burada benim topumu alıp sokağa atmıştın.”
Hem konuşuyorlardı hem de ara sırada gülüşerek resimlere bakmaya devam ediyorlardı. O ara bir resimde daha durduklarında üçünün de ağzından “Aaa!” şeklinde bir nida çıkmıştı. Çünkü resimde hepsi bir aradaydı. Alçin daha birkaç aylıktı. Baba, anne, babaanne, amca, Turan, herkes bir aradaydı ve mutlu bir şekilde poz vermişlerdi.
Lakin Alçin, resimdeki yüzleri nedense seçemiyordu. Bu yüzden “Amca, neden hiçbirimizin yüzü anlaşılmıyor, bulanık?” diye sorarken başını çevirdiğinde amcasının gözlerinden mavi tonda dumanlı bir ışık çıktığını gördü.

Üzerine bir de Cengiz, gırtlağından çıkan boğuk bir sesle birlikte bağırarak “Çünkü onlar yaşamıyorlar!” deyince Alçin büyük bir çığlık atıp abisinin diğer yanına fırladı ve korkuyla ona sarıldı.
Abisi de birden telaşlanıp “Ne oldu Alçin, neden korktun?” dedikten sonra kardeşinin yanağını okşarken o da “Abi, görmüyor musun amcamı?” diye sordu. Ama amcasına baktığında bu sefer kendisi dahi onu gayet normal görünce şaşırdı kaldı.
Resimlere dalan Cengiz ise Alçin’in hareketlerini sonradan fark ettiğindeyse “Ne oldu kızım, Bir şey mi var. Yoksa hayal mi gördün?” diye sordu. Sonra da elini yanağına uzattı. Fakat Alçin, korkup ağlayarak içeriye koşmaya başladı. Durup dururken kardeşine ne olduğunu anlamak için abisi de onun peşinden gitti.
Cengiz olanlara yine şaşırmıştı ve o da yeğeninin arkasından gitmek isteyince Turan amcasının yolunu kesip ona “Boş ver!” şeklinde el işareti yaptı. Sonra da “Ben hallederim amca!” dedi…
Ertesi gün, yine İklim geldi ve kahvaltıdan sonra Cengiz’i alıp birlikte emniyete giderlerken son zamanlarda yaşadıklarına artık daha fazla dayamayan Cengiz’in yolda nedense ona içini dökesi gelmişti.
“Ortak ya! Bu çocuklara neler oluyor anlayamıyorum. Geçenlerde benim odanın kapısında duruyorlardı ve sanki Alçin’in çığlığını duyup uyanınca benden çok korktular. Dün akşam da resimlere bakarken Alçin birden yüzüme bakıp ağlayarak yanımdan kaçtı. Neler oluyor anlayamıyorum?” diye konuşurken İklim gözlerini kısmış bir halde ve manalı bir şekilde başını yavaşça ona doğru çevirdi. Sonra da tebessüm etmeye başladı. Cengiz bu bakıştan biraz ürkse bile bunu ona belli etmemeyi tercih etmişti.

“Bilmiyorum ortak. Hem onların yaşadıkları da hiç kolay değil yani!” diye cevap veren İklim’le daha fazla konuşmak ise içinden hiç gelmiyordu…
Emniyete varmalarının ardından hızla kendi masalarına geçtiler. Onların geldiğini gören Orhan da Cengiz’e bir şeyler anlatmak için heyecanlı bir şekilde onun yanına hareketlendi. Bir anda araya bacağını uzatan İklim ise “Sevgili arkadaşım, nerelerdeydin? Müdür seni arıyormuş!” dedi. Fakat Orhan, “Daha yeni geldin yahu! Hem müdür benim nerede olduğumu biliyor!” diye cevap verse de İklim eliyle müdürün odasını gösterirken çatık kaşlarıyla “Hadi arkadaşım, müdür seni bekliyor!” deyip onun Cengiz’in yanına gitmesine izin vermedi. O da bu anlamsız hareket karşısında nedense pek direnmek istemedi ve yüzü onlara baka kalmış bir şekilde müdürün odasına doğru hareketlendi…
Mesai bitiminden sonra İklim, akşam yine Cengiz’i eve bırakırken pek çok kez muhabbet açmaya çalışıyordu. Ancak ondan geçiştirmelerden başka pek cevap alamıyordu.
“Ortak şu Orhan var ya, ondan pek haz etmemeye başladım. Canım, sana ne sanki. Sen ne karışıyorsun haddin olmayan işlere?”
“O iyi biri İklim, sandığın gibi biri değil.”
“Olur mu canım, bence bir haltlar karıştırıyor. Ona fazla güvenme tamam mı?” dedikten sonra Cengiz “Anladım!” şeklinde sadece başını hafifçe sallayıp derin düşüncelerle önüne bakmaya devam etti.
Yoldayken de Cengiz’i Orhan aradı ve akşam görüşmek istediğini söylerken İklim “Kim?” diye sorunca Cengiz telefonun mikrofonunu kapatıp “Orhan,” dedi. Bunu duyan İklim’in yine gözleri kısıldı ve hatta bu sefer dudakları dahi büzüldü. Üstelik sanki bir miktar öfkelenmişti. Bu yüzden de direksiyonu sıkmaya başladı.
Sonra da başını çevirip “Ortak, bu akşam beraber takılalım. Sonra görüşürsünüz.” dedi. Cengiz ise “Olmaz,” gibisinden kaşlarını kaldırsa da İklim masum bir kedi gibi kaşlarını düşürüp dudaklarını öne uzatarak “Ne olur!” diye diretince de onu kıramadı. Orhan’a “Yarın işte ya da akşama evde görüşürüz kardeşim!” diye cevap verdikten sonra Orhan ne kadar diretse de İklim’in masum bakışları baskın gelmeyi başarmıştı…

Eve vardıklarında Alçin, amcasından hâlâ korkuyordu ve pek yanına gitmiyordu. İklim ise ortamı yumuşatmak için sürekli espriler yapmaya çalışıyordu. Yemek bittikten sonra da bulaşıkları makineye dizerken yardım etmesi için Alçin’i yanına çağırdı. O da zaten amcasının yanından uzaklaşmak istediği için bunu hemen kabul etti ve İklim’le birlikte bulaşıkları dizmeye başladılar. Alçin suyun altına tutarken İklim de makineye yerleştiriyordu.
“Aşkım, amcan geçenlerde uyurken birden uyanmış ve kapısında sizi görmüş. Sonra sen de ondan çok korkmuşsun. Hayırdır?” diye sordu. Ama Alçin, “Yok bir şey abla!” diyerek kaçamak cevap vermek istedi.
“Canım, benden de mi saklıyorsun? Bak, gücenirim ama!” dedikten sonra yanına çömelip şefkatle yanağını okşadı ve “Neler olduğunu bana söyleyebilirsin canım!” diye ekledi. Alçin de ilk başta konuşmak istemese bile sonunda dayanamamıştı; çünkü yaşadıklarını birilerine anlatma gerektiği hissediyordu.
“Abla, geçenlerde uyuduğum yerde amcamdan tuhaf sesler gelmeye başladı…” diye anlatmaya başlarken İklim de tekrar ayağa kalkıp bulaşıkları makineye dizmeye devam etti. “Ben korkup abimin yanına gittim ve beraber amcamın odasına girince çok korkunç…” diye anlatırken birden boğazı düğümlendi ve sustu. İklim “Devam et hayatım, korkunç olan ne?” diye sorunca “Amcamın ağzı havaya…” diye anlattığı yerde mutfağa birden Turan girince Alçin susup abisine döndü.
Elindeki tabakları dizerken Turan’ın içeri girmesinden sanki rahatsız olan İklim, gözlerini kısmış halde arkasına dönüp Turan’a korkutucu bir şekilde bakınca o da oldukça irkildiği için geriye doğru hafifçe adım attı. Ardından İklim, tam ağzını açıp bir şey diyecek iken mutfağa birden Cengiz de dalınca İklim elindeki tabağı yere düşürüp kırdı.

O ara Turan, kafasını çevirip amcasına bakarken İklim de eğilip tabağın parçalarını toplamaya başladı. Ama elini kesen bir porselen parçasından sonra kanayan parmağını ağzına sokup mutfaktan hızlı adımlarla çıktı ve montuyla çantasını almaya gitti. Bunun üzerine Cengiz, “Neler oluyor?” şeklinde Turan’a bakıp işaretler yapınca o da “Yok bir şey!” gibisinden bir imada bulundu ve kardeşinin yanına gitti. Cengiz, bu sefer de İklim’in yanına koşup onu kolundan yakaladıktan sonra “Ortak ne oldu birden?” diye sordu. Ama o, “Yok bir şey Cengiz. Evde çok önemli bir işim vardı da birden onu hatırladım. Ayrıca kırılan tabak için de kusura bakma. Ortalığı kendin toplarsın artık sana zahmet.” dedi. Cengiz’in tüm engelleme çalışmalarına rağmen de evden çıkıp hızla aşağı indi. Cengiz ise cama gidip pencereden aşağıya baktığında İklim henüz arabaya biniyordu. Bu yüzden o da çocuklara dönüp “Neler oluyor çocuklar burada?” diye hafif azarlar şekilde onlara sordu. Ama çocuklar, birbirlerine bakıp “Yok bir şey.” deyip kırılan porseleni toplamaya gittiler. Böylece Cengiz, neler olduğunu bir türlü anlamadığı için ortada kalmıştı.
Olanlardan sonra Cengiz’in canı oldukça sıkıldığı için de Orhan’ı arayıp yanına çağırdı; fakat Orhan, emniyette buluşmalarının daha doğru olacağını söyledi. Bunun üzerine o da çocuklara dönüp “Çocuklar, ben acilen emniyete gidiyorum. Siz de erken yatın!” dedikten sonra koşarak evden çıkıp aşağıya indi.
Yolda bir taksi çevirdi ve yanında duran taksiye binmek için kapısını açtıktan sonra kafasını kaldırıp evine doğru baktı. Ancak tam arabaya binecekken başını diğer yana çevirince karşı kaldırımda duran yaşlı bir adamın siyah gözlükleriyle kendisine baktığını fark etti. Elindeki âmâ sopasını görünce de görme özürlü olduğunu tahmin etmişti. Kısa süre bakıştıktan sonra ise arabaya bindi ve kapısını kapattıktan sonra şoför tarafından başını eğip adama tekrar bakmak istedi; lakin onu artık ortalarda göremiyordu.
Emniyete varınca Orhan’ın yanına yaklaştığı anda o da kafasını kaldırıp Cengiz’i fark etti ve hemen onun kolundan tutup “Benimle gel!” dedikten sonra çekiştirmeye başladı. Kaç gündür neler olduğunu anlayamayan Cengiz de direnmeden onun peşinden yürüdü ve Orhan’la birlikte arabaya bindikten sonra hareket ettiler.
“Bir süredir neler oluyor kardeşim?”
“O gece, olay mahallinde bir arazi aracı olduğundan bahsetmiştim ya. İşte onu buldum!” deyince Cengiz de heyecanlanıp “Ama hani o gece garajdan hiç çıkmamıştı?” diye sordu. Bunun üzerine o da “Yok, öyle değilmiş. Aynı araçtan birkaç tane varmış ve meğerse lastiklerini diğeriyle değiştirmişler!” dedi.

“Vay canına, adamlar tam profesyoneller demek ki!”
“Evet kardeşim, şimdi aracın olduğu yere gidiyoruz ve belki biraz daha ipucu da yakalarız.” dedikten sonra hızla yollarına devam ettiler. Kısa bir zaman sonra başka bir emniyet müdürlüğüne vardıktan sonra da derhal Orhan’ın daha önce telefonda ayarlamayı başardığı polisin yanına giderek hep birlikte aracın yanına indiler.
Orhan polise dönüp “Bu araç ne zamandır sizde?” diye sorunca o da “Bahsettiğin olayın olduğu gece getirildi. Ama ilginç olan, envanterimizde yıllardır kayıtlı görünüyor!” şeklince cevap verdi.
Cengiz’le Orhan, birbirine baktıktan sonra önce lastikleri incelemeye ardından da arabanın içini araştırmaya başladılar. İçerisinde hiçbir kanıt ya da delil bulamayınca da lastik ölçülerini alıp fotoğraflarını çektiler. Sonra da polise dönüp “O gece araç buraya getirilirken kaydedilen güvenlik kameralarının dosyaları duruyor mu?” diye sorunca ondan “Hayır!” cevabı beklerlerken “Evet!” cevabı aldılar. Peşinden polis, konuşmaya devam edip “Yine anlamadığım, bu araç için kamera kayıtlarını inceledim; ama gerçekten o geceye dair hiçbir hareket yok!” diye ekledi. İyice şaşıran Orhan, “Peki, eski kayıtlara hiç baktın mı?” diye sordu. O da “Evet baktım. Hatta altı ay öncesine kadar tüm kayıtlar duruyor.” deyince Cengiz birden heyecanlandı. Polis ise konuşmaya devam etti ve “İnanmayacaksınız ama kayıtlarda altı aydır sanki hiç hareket etmemiş gibi görünüyor.” diye ekledi. Bu sefer Orhan, elini polisin omuzuna koyup “O gece getirildiğinden emin misin kardeşim?” diye sorunca bu sefer onun bu tavrından bir miktar rahatsız olan polis, “Henüz bunamadım kardeşim, eminim!” dese de Orhan’la Cengiz buna pek inanmış gibi görünmüyorlardı. Ama yine de “Teşekkür ederiz.” deyip oradan ayrıldılar.

Yolda da Orhan, “Kardeşim, abine tuzak kurulan yere gidelim. Belki gözden kaçan bazı şeyler vardır.” deyince Cengiz bunu onayladı ve olay yerine ilerlemeye başladılar.
Ancak araba ile hızla ilerlerlerken Cengiz’in gözüne daha önce taksiye binerken gördüğü görme özürlü adam takılmıştı. Onlar arabanın içerisinde hızla giderlerken o da yol kenarında durmuş öylece onlara bakıyor gibiydi. Bu yüzden Cengiz de kafasını ona döndürerek uzun bir süre birbirlerine bakışmaya başladılar; ama Cengiz, Orhan’a onu göstermedi ve arabayı da durdurmadı.
Olay yerine vardıktan sonra ise neredeyse patika sayılan yol ve etrafında sık ağaçların olduğu bu yerde, gece vakti her şey zor görünse de araştırma yapmaya başladılar. Üstelik Cengiz, olay yerine ilk defa geliyor sayılırdı.
Orhan “Abi, tekerlek izleri tamamen kaybolmuş.” derken birbirlerine bakınıp etrafı araştırmaya devam ettiler. Araştırma yaparken de sanki bir köşeden birisi onları izliyor gibiydi. Cengiz bunu hissediyordu ama nereden izlendiklerini bir türlü tam olarak kestiremiyordu.
Sağa sola iyice bakınırlarken Orhan, yakın zamanda dallar kırılarak yürünmüş bir yol keşfetmişti. Bu yüzden yanına gelmesi için Cengiz’e seslendi. O da etrafına bakınarak yürürken Orhan’ın fenerini tuttuğu bir noktada sanki gözünü ışık almış gibi kolunu kaldırıp yüzünü koruyan birisini fark edince Orhan’a eliyle “Bekle!” gibisinden işaret yapıp sessizce oraya doğru yürümeye başladı. Kendisini fark ettiğini anlamaması için parmak uçlarında yürürken Orhan da sessizce onlara yaklaşmaya başladı.

Cengiz, ağaçların arasında, kenarları sanki sarı renkte bir çift göz gördüğü anda ise bir anda üzerine hamle yaptı. Ama onları izleyen kişi, oldukça çevik bir hareketle kendini kurtararak kaçmaya başladı. Cengiz de bunun üzerine Orhan’a “Diğer yoldan önünü kes!” gibisinden bir işaret yapıp kaçan kişinin peşinden koştu.
Öte yandan Cengiz, oldukça çevik ve sportmen biri olduğu için oldukça hızlı koşabiliyordu. Bununla birlikte kaçan kişi ise garip bir şekilde sanki bazen ağaçların içinden geçerek ondan daha hızlı kaçabiliyordu. Bu yüzden Cengiz, ağaçların arasından bu şekilde ve çok kıvrak hareketlerle kaçan bu kişiyi bir türlü yakalayamıyordu.
Kovalamaca dakikalarca devam ederken de kaçan kişi başını birden çevirerek arkasına bakmak istedi. Ancak gecenin zifiri karanlığı yüzünden önündeki küçük bir çukuru fark edemeyince yere düşmek suretiyle hafif rampadan aşağıda doğru yuvarlanmaya başladı.
Yuvarlanması bittikten sonra ise yerde doğrulup sanki ayak bileği burkulmuş gibi elleriyle onları ovuştururken Cengiz de hemen dibinde bitiverdi. Hatta oldukça yakınına gelmişti. Ancak yüzünü görebilmek amacıyla fenerini onun suratına tuttuğu sırada pili bitti. Fener sönünce de onu bir süre çalıştırmak için sallamaya başladı; işe yaramayınca kaldırıp yere attı.
Ardından ayak bileğini ovalayan çömelmiş kişiye bakarak “Korkma benden. Sana kesinlikle zarar vermeyeceğim. Yalnızca konuşmak istiyorum!” diyerek üzerine doğru yavaşça yaklaşmaya başladı. O ise hızla ayağa kalktı ve elleriyle gard almış halde geriye doğru sekerek hareket etti. Ayak bileği oldukça acıdığı için yürümekte hâlâ zorlanıyordu. Cengiz ise baktı ki teslim olmayacak bir anda yakalamak için üzerine atladı. Fakat yine garip bir düzeyde ve inanılmaz bir çeviklikte hareket yaparak geriye doğru parende atıp elinden kurtuldu. Cengiz ise bu sefer beklemediği hareket karşısında silahına sarılmak istedi. Lakin onu da arabada unuttuğunu fark etti. Bu yüzden yeniden sağ elinin avuç içini “Sakin ol!” gibisinden kaldırıp ona doğru yürümeye devam etti.

Kaçan kişinin ayağı arkaya doğru tekrar takılıp yere düşünce canı yandığı için “Ah!” diye yavaştan bir ses çıkarınca o da sesin bir kadına ait olduğunu anlamıştı. Peşinden Cengiz, “Bu sefer elimdesin!” diye düşünerek ansızın kadının üzerine doğru koşmaya başladı. Havada uçar gibi üzerine atladığı sırada ise köşeden çıkan oldukça büyük bir ayı, çaprazdan gelip omuzuyla Cengiz’e çarparak savrulmasına sebep oldu.
Şaşkına dönen Cengiz, ayıdan ürktüğü için bir eli yerde bir eli havada kendini korur biçimde ayağa kalkarken kadın da topallamaya devam ederek yavaş yavaş oradan uzaklaşmaya devam etti. Bunu fark eden Cengiz de kadına doğru hamle yapmak isteyinceyse ayı bayağı bir sinirli şekilde kollarıyla toprağı kazımaya başladı.
Sanki onun peşinden gitmesini istemiyor gibi davranıyordu. Üstelik Cengiz, ayının kendisine hâlâ saldırmamasına çok şaşırıyordu ama ondan korktuğu için de hiçbir yere hareket edemiyordu. Çok geçmeden de ayı, Cengiz’e bir süre daha homurdanarak baktıktan sonra arkasını dönüp gitti. O da ayıyı ürkütmeden tekrar kadının peşine takıldı. Ancak dakikalar boyunca aramasına rağmen onu bir türlü bulamayınca geriye dönme kararı almak zorunda kaldı. Telefonunu yanına almayı unuttuğundan Orhan’ı da arayamıyordu. Bu yüzden çaresiz geriye dönmek zorundaydı.

Tam da o sıralarda, Ay’da etrafı bir miktar aydınlatmaya başlamıştı. Bu sayede orman, artık zifiri karanlık olmadığı için o da yolunu kolayca bulabilecekti. Böylece kadının peşine takıldığı için araçtan oldukça uzaklaşmış olmasına rağmen arabayı yine de bulabilmeyi başarmıştı.
Arabanın yanına geldiği sırada ise kendini fark etmeyen Orhan ve İklim’in birbirlerine dönük bir halde sanki kavga edeceklermiş gibi hallerini görünce hemen eğildi ve sessizce yaklaşmaya başladı. İyice onlara yaklaşıncaysa İklim’in sağ elini yumruk yapmış halde, Orhan’ın karnına doğru tuttuğunu ve elinin etrafının da sarımsı renkte dumanlanmış enerji gibi bir şeyle çevrelendiğini gördü. Üstelik Orhan’la oldukça hararetli bir şekilde tartışıyorlardı.
Fakat Cengiz, yanlarına iyice yaklaşırken üzerine bir orman faresi atlayınca o da ondan kurtulmak için hareketler yaptığında ikisi de onu anında fark ettiler. Kavgayı bırakıp yüzlerini ona doğru döndüler. Tam o sırada İklim’in elindeki garip görünen şey de bir anda yok oldu. Orhan ise dikkati dağılan İklim’in boyun ve göğüs arasındaki akciğer boşluğuna doğru durup dururken şiddetli biçimde kolunun dirseği ile yapıştırınca onun yere nefessiz kalmak suretiyle geriye doğru savrulmasını sağladı. Hemen sonrasında da üzerine çıkıp boğazına sarıldı. Şaşkına dönen Cengiz ise hızla koşup nefes alamayan İklim’in boğazından Orhan’ı ayırmaya çalıştı.
İklim’in boğazından ayrılmak zorunda kalan Orhan, ayağa kalktıktan sonra “Abini İklim’in öldürdüğünü biliyordum. Lanet olsun!” diyerek telaşlı bir şekilde ileri geri yürümeye başladı. Ardından İklim’in üzerine tekrar saldırınca da Cengiz kolunu arkadaşının önüne doğru engelleyici bir biçimde kaldırıp yere çömeldi ve İklim’i oturtmak suretiyle nefesinin düzelmesini bekledi.

İklim’in nefesi düzelince de ona “Bu doğru mu?” diye sordu. İklim, öksürerek doğrulmaya çalıştıktan sonra zorlukla “Yemin ederim iftira!” diye cevap verdi. Ama onu duyan Orhan “Yalancı, Alp’i sen öldürdün!” diye bağırınca sulanmış gözlerle başını sağa sola sallayıp yutkunarak “Yemin ederim ben değilim!” diye tekrarladı.
“O kadar usta bir atışı ancak sen yapabilirsin. En baştan beri zaten senden şüphelenmiştim!”
Onları dinleyen Cengiz ise Orhan’a “Bekle!” deyip İklim’e döndü ve “Anlatmak ister misin?” diye sordu.
“Yemin ederim arkadaşlar, benimle bir alâkası yok!”
“Sahtekar! Peşimizden niye geldin o zaman?”
“Neden olacak? Müdür gönderdi! Yasa dışı birileri Alp’in olayını araştırıyor, git bir bak dedi.”
Orhan, “Buna inanmayacağımızı biliyorsun değil mi?” diye konuşmaya devam ederken İklim ise Cengiz’e bakıp ağlayarak “Yemin ederim!” diye sessizce ve defalarca söylenmeye başladı.
Cengiz de bunun üzerine Orhan’a dönüp “Peki demin ne konuşuyordunuz?” diye sordu. Orhan da “Onu arabanın başında yakaladım. Ayak bileğini ovalıyordu. Bunu görünce çok şaşırdım ve peşimizden geldiği için ben de ona hain olduğunu söyledim. O da beni tehdit etmeye başladı!” dediğinde yüzünün şekli değişen Cengiz, bu sefer İklim’e dönüp “Biliyor musun? Demin ben de bir kadını kovalıyordum ve ayak bileği burkulmuştu!” dedi. O anda Orhan, iyice gaza geldi ve “Evet, ben söylemiştim. Kesinlikle katil o!” diye bağırdı.

İklim ise “Saçmalamayın arkadaşlar, benim ayağım demin sizin arabaya yaklaşırken bir dala basınca burkuldu. Ne alakası var?” dedi. Sakinliğini korumaya devam eden Cengiz de “Demin o elindeki ışıklı sarı şey neydi?” diye sordu. Ancak bu sefer hem Orhan hem de İklim şaşırmıştı. Hatta İklim’den önce Orhan “Sarı ney?” diye sordu. İkisinden birden bu denli gerçekçi bir tepki alınca şaşıran Cengiz ise İklim’e döndü ve ona “Buraya ilk geldiğimizde bizi izlerken gözünde de aynı şekilde sarımsı bir dumana benzer bir ışık vardı” dedi. Ama İklim daha da şaşırdı ve “Ortak, sen çok yorgunsun herhalde?” diye cevap verdi. Bunun üzerine Cengiz, birden sinirlendi ve “Lanet olsun Orhan, sen de mi görmedin?” diye bağırdı. Orhan yine “Neyi?” diye cevap verince de “Buralarda ne döndürüyorsunuz bilmiyorum; ama ikiniz de buradan defolun!” diye bağırarak eliyle onlara yolu gösterdi. Ama Orhan, “Saçmalama abiciğim!” diyerek yanına yaklaşsa da Cengiz’in bu konuda kararı kesindi. Ardından Orhan “Nasıl döneceksin abiciğim?” deyince o da “Bu sizi hiç ilgilendirmez!” diyerek kesin cümlelerle ikisini de oradan kovdu.
Arkadaşları uzun süre onu yalnız bırakmamak için direnseler de başka çareleri kalmayınca Orhan, Cengiz’in yüzüne baka baka kendi arabasına doğru yürüdü. İklim de az ileride sakladığı arabasına doğru hareket etti.
Onlar gidince de Cengiz, “Bu kadar yolu bu saatte nasıl döneceğim?” diye kendine sorduktan sonra geldikleri yöne doğru değil de diğer yöne doğru yürümeye başladı.
Böylece saatler boyu yürürken kafası ise o kadar dalgındı ki ne kadar gittiğini fark edemiyordu. Bu yüzden şafak doğmak üzereyken ıssız orman yolunda, eski ve büyükçe harabe bir eve ulaştı. Evin görünüşü oldukça ilginç geldiği için de hâlihazırda hava aydınlanmak üzere olduğundan içeriye bir bakmak istedi. Sekiz tane yıkık dökük basamaktan ve kırık korkuluklardan tutunmak suretiyle evin içine girdi.

Karşısına doğrudan büyük bir salon çıkmıştı. Kapının hemen eşiğinde durup etrafına bakınırken de her yerin yıkık dökük ve virane bir halde olduğunu görüyordu. Ancak her şeyin eskiden çok ihtişamlı olduğunu hissettiği için etrafı seyretmeye koyuldu. Ardından yürürken örümcek ağlarını elleriyle çekerek kendine yol açmaya çalışırken içeriye süzülen sabahın ilk ışıklarıyla beraber oldukça hoş renklerin arasında ilerlemeye devam etti. Duvarların çoğu zaten kırıktı ve kapılar nerdeyse yoktu. Üst kata çıkan tüm merdivenler çökmüştü.
Bir süre daha dolaşmaya devam ederken aşağıya doğru giden kırık dökük merdivenin bir kısmının hâlâ durduğunu gördü. İlgisini çektiği için de alt kata inmeye karar verdi. Ancak merdivenlerin çökmesinden korktuğu için temkinli bir şekilde aşağıya inmeye başladı.
Merdivenin bitiminde ise hâlâ sağlam duran eski ve tozlu bir kapıyı fark edince ona doğru yürümeye devam etti. Sonra da onu sever gibi elini üzerinde gezdirdi. Biraz daha yürüdükten sonra karşısına büyükçe bir duvar çıktı. Duvarın üzerinde de mühre benzeyen kocaman bir şekil vardı. Bu da bildiği ya da gördüğü bir dilde değildi. Uzakdoğu dilindeki yazılara benziyor gibiydi ama farklıydı. Oldukça ilginç görünen bu duvara hayranlıkla yaklaşırken arka taraftaki yıkık bir duvardan içeriye süzülen ışıkla beraber sanki duvardaki simge de aydınlanmaya başlamıştı.
Ardından pırlanta taşlarla bezenmişçesine parlayan bu simgeye dokunmak için elini hayranlıkla uzattı. Dokunduğu anda ise Turan’ın kendisini kaldırmak için dürtüklediğini fark edip şaşkınlık içerisinde yatağında oturarak etrafına bakındı.
Boş gözlerle Turan’a bakarken ona “Oğlum, ben ne ara eve geldim?” diye sordu. Turan ise omuzunu silkip “Bilmem. Hadi kalk işe geç kalacaksın!” diye cevap verince neye uğradığını şaşıran Cengiz, yatağından kalkıp başını sağa sola sallayarak yüzünü yıkamaya gitti…

Ardından kahvaltıya oturdukları sırada da İklim geldi. Kendisine kapıyı açan Turan’ın yanağına elini atıp Cengiz’in yüzüne baka baka çocukların halini hatırını sorarak ve hiçbir şey yokmuşçasına kahvaltı masasına oturdu. Keyfine ise diyecek yoktu. Bir ara Cengiz’in gözlerinin içine bakarken onun sorular soracağını fark edince de kaşlarıyla ve hafif bir baş hareketiyle çocukları kastederek “Sonra!” demeye çalıştı. Böylece İklim’in yine boş konuşmaları arasında kahvaltıya devam ettiler.
Kahvaltının ardından da çocukları öpüp arabaya indiler. Arabada ise Cengiz ağzını tam açacakken İklim ondan önce davranıp “Ortak, yemin ediyorum benim hiçbir suçum yok!” diye yalvarmaya başladı. Garip bir şekilde Cengiz’in içinden ona bir şey demek gelmeyince de sanki dili bağlanmış gibi sadece başını önüne eğdi. Sonrasında ise o hep konuşurken kendisi hiç konuşmadı.
Emniyete vardıktan sonra herkes kendi masasına otururken Cengiz, Orhan’ın masasına baktığında onun masasının boşaltılmış olduğunu gördü.
Bu yüzden hemen yan masadaki diğer bir polis arkadaşına ağzıyla şekil yaparak “Orhan nerede?” gibisinden sessizce sordu. O da “Müdür, Orhan’ı buradan kovdu. Başka bir yere yolladı!” deyince buna sinirli bir şekilde tepki verdi ve arkadaşına teşekkür ettikten sonra kapıyı bile çalmadan müdürün odasına daldı. Müdür, başını önüne eğmiş masasında birşeyler yazarken “Müdürüm, Orhan’ı neden yolladınız?” diye, hesap sorar bir ses tonuyla seslendi. Odasına dalmasına rağmen sakin kalmayı başaran müdür ise sesini hiç çıkarmadan kalkıp yanına geldi. Elini omuzuna koyup “Orhan, görevi olmayan işlere burnunu sokuyordu.” diye cevap verdi.
“Ama müdürüm, abimin cinayetini çözmek üzereydi.”
“İşte ben de bunu diyorum. İzin almadan haddi olmayan işlere burnunu sokuyordu.”
“Ama müd…”
“Evladım, hadi bak işine. Orhan’ı dert etme. Onu iyi bir yere yolladım ve mutlaka keyfi yerindedir. İnanmazsan telefonla konuş ya da ziyaretine git.” deyip ardından “Hadi şimdi git artık.” dedikten sonra omuzunu sıvazladı. Müdürün karşısında daha fazla taşkınlık yapamadığı için o da çaresiz kalıp arkasını dönüp çıkarken kapıyı kapatmadan hemen önce yine müdüre döndü. “Dün gece İklim’i gizli bir yere gönderdin mi?” diye sorunca ise müdür “Evet!” anlamında başını salladı ve parmağıyla “Sus!” işareti yaptı.
Dün geceden beri Cengiz’in İklim’e karşı olan güveni bir miktar sarsılmıştı. Ama müdür, onun söylediğini onayladığı için gerçekten masum olabilirdi. Bu yüzden vicdanının bir miktar sızladığını hissetti ve İklim’e dönüp bakınca o da ona “Her şey düzelecek.” diyerek göz kırpıştırdı…

Bu olayların ertesinde zaman hızla akıp giderken Cengiz, nedeni bilinmeyen bir şekilde gitgide içine kapanmaya başlamıştı. Kendini hiç toparlayamayıp dağıldıkça dağılmıştı. Bir süredir üstü başı darmadağınık hale gelmiş, saçı sakalı birbirine karışmış, durumu ise hiç iç açıcı görünmemekteydi. Sanki tüm hayat enerjisi ondan çekiliyordu. Hatta işe bile çoğu zaman gidemez duruma geldiği için de işten artık atılabilecek aşamaya dahi gelmişti.
Bu yüzden çocuklar da onun bu haline tepkiliydiler; çünkü evde bir mutsuzluk, huzursuzluk başlamıştı. Üstelik artık Alçin ile Turan, onun bu hareketlerinden alınıyorlardı. Amcalarının kendilerini istemediği için böyle neşesiz ve huzursuz biri haline geldiğini hatta numara yapıyor olduğunu düşünüyorlardı…

Bir sabah amcaları, kahvaltıyı hazırladığı yerde peynir tabağını kahvaltı masasına koyarken durduk yere hıçkırarak ağlamaya başlayıp tabağı yere düşürdü.
Peşinden “Abim peyniri çok severdi.” dedikten sonra kırılanları temizlemeye çalışırken Turan da artık dayanamadı ve amcasına “Yeter artık amca. Bu kadar kahrolman doğru değil. Senin abin, bizim de babamız. Bize destek olacağına sana baktıkça daha çok yalnızlaşıyoruz. Bize bu şekilde mi sahip çıkacaksın?” diye bağırmaya başladı.
Amcası ise kendisiyle sanki hiç kimse konuşmuyormuş gibi eğilip ağlaya ağlaya peyniri ve tabağını yerden toplamaya devam ediyordu. Bu yüzden Turan, eline kaptığı bir tavayı, masadaki birkaç tabağa vurup ayağa kalktı ve odasına gitti. Alçin ise şok olmuş vaziyette korkuyla ikisini de izlerken amcası Turan’ı hâlâ duymamış gibi ayağa kalkıp kahvaltı hazırlamaya devam etti. Ancak Turan, odasında dahi kendini tutamayıp uzaktan bağırmaya devam ederken yine yanlarına geldi ve “Amca, bak bizi de kaybedeceksin. Ne oldu sana? İçki de içmiyorsun ki sarhoşsun diyeyim. Kötü alışkanlıklara da başlamadın… Neler oluyor sana böyle?” diye konuşmaya devam etti. Bunun üzerine Cengiz, kafasını bile oynatmaktan aciz bir halde yüzünü Turan’a çevirip onunla göz göze gelince dudakları titrerken hiçbir şey konuşamadan tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Turan, bunu gördükten sonra “Lanet olsun!” diye bağırıp daha fazla dayamadığı için yine odasına gitti. İçeriden de “Ölenle ölünmüyor, hayat devam ediyor be adam!” diye bağırmaya devam etti. Fakat bu sefer Alçin araya girip sinirli bir halde abisine doğru “Bahsettiğin bizim annemizle babamız abi!” diye çıkıştı.
Oysa Cengiz, bu kadar neden etkilendiğini ve bu kadar neden hayata küstüğünü kendisi de bilmiyordu. Sanki birileri onu hayattan koparmıştı. Bir süredir kontrol sanki kendi bedeninde ve zihninde değildi.
Aynı gün akşam olduğunda uzun zamandır olduğu gibi kasvet çöken evde yatma vakti gelince kimseden çıt çıkmadan mutsuz ve sessiz bir halde hepsi yataklarına dağıldılar…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.