Şu Acayip Uzay Özet

Şu Acayip Uzay Özet

Şu Acayip Uzay Özet
Yayınlama: 23.09.2022
465
A+
A-

Şu Acayip Uzay Özet

Şu Acayip Uzay Sunuş

Merhaba Acayip Şeyler Dizisi’nin sıkı takipçileri ve çok meraklı okuyucuları!
Siz en son ne zaman bütün aile balkona çıkıp mehtabı seyrettiniz?
En son hangi sabah, gün doğumuna saniye saniye Şahit oldunuz…
En son hangi yaz gecesinde, yıldızları saymaya kalktınız..?
Çoğunuz hatırlamıyorsunuz değil mi?
Yalan yok, bu soruları elinizdeki kitaba başlamadan önce bana da sorsanız, ben de “hatırlamıyorum” diye cevap verirdim sizlere…
Acayip Şeyler Dizisi’nin bu en son kitabında hep beraber atmosfer tabakasının dışına çıkacağız…
Ayları, gezegenleri, yıldızları, göktaşlarını, bir baştan bir başa Samanyolunu ve öteki gökadaları dolaşacağız…
Bu kitap, gökyüzünün, başımızın üzerindeki bu muhteşem kitabın; yıldızlardan, galaksilerden, gezegenlerden ve uydulardan harflerle yazılı satırlarını okumak konusunda biraz olsun hevesimizi arttırabilirse oh ne iyi!
Sizleri, Acayip Şeyler’in yine çok acayip bir kitabı ile başbaşa bırakırken, bir sonraki Acayip Şeyler’de görüşmek üzere hepinize iyi okumalar, meraklı günler diliyorum…
Bir sonraki kitabın konusu ne mi olacak?
Bilmem!
“Atomlar” olsun mu?
Belki de, daha önce söz verdiğim “beş duyu” konusunu işleriz..

Şu Acayip Uzay Arka Kapak

Milattan çok önceki yıllardı. Babil’in başşehri Hilla’da, Gök bilimci Nebulakad adında yaşlı bir adam yaşardı. Nebulakad, gündüzleri yatar uyur; geceleri ise, çıkabildiği en yüksek tepenin üstüne çıkıp, gün doğumuna kadar gökyüzünü seyrederdi. Eğer başının üzerinde olağanüstü bir şeyler olduğunu gözlemlerse, hemen çantasından Moleskin marka kil tabletini çıkarıp, not alırdı… Bu gece gökyüzünde bir kuyruklu yıldız belirdi. Başı güneş gibi parlıyordu. Akrebin kuyruğuna benzeyen bir kuyruğu vardı. Kuyruğu da ışık saçıyordu. Önce korktum ama zaman içinde korkum geçti. Yarın, yüce kralımıza gidip dün gece bir kuyruklu yıldız gördüğümü söyleyeceğim. O da bana, ‘Eğer bu kuyruklu bir yalansa dilini çeker koparırım!’ diyecek… Kralımı seviyorum çok iyi bir adam. Eğer adı Halley olsaydı, bu kuyrukluyıldıza onun adını verirdim. Ama, adı Halley değil…

Şu Acayip Uzay İçindekiler

  • Sunuş……………………………………………………………….7
  • Büyük karanlığın sırrı……………………………………….11
  • Ay’a gitmenin en iyi tarafı………………………………….25
  • Büyük Ay palavrası…………………………………………..33
  • Ya, Ay olmasaydı?…………………………………………….41
  • Dünyanın en parlak yıldızı………………………………..57
  • Güneş nasıl çalışır?……………………………………………67
  • Güneş sistemi………………………………………………….73
  • “E pur si muove!”…………………………………………….81
  • Piknik yapmak için en uygun gezegen…………………89
  • Samanyolu’nda bir yolculuk……………………………..109
  • 76 yılda bir kez gelen misafir……………………………119
  • Taş düşebilir!…………………………………………………127
  • Kum taneleri ve yıldızlar………………………………….153
  • Uzay sözlüğü…………………………………………………143

Şu Acayip Uzay Emeği Geçenler

Barkod:  9786055523183
Genel Yayın Yönetmeni : Ergün ÜR
Yayınevi Editörü : Özkan Öze
Tashih : Emine AYDIN
Tür : Çocuk Kitapları, Hikaye Kitapları
Yayınevi:  Uğurböceği Yayınları
Yazar:  Tarık Uslu
Sayfa Sayısı:  160 Sayfa
Kağıt Boyutu:  13.50×19.50 cm
İlk Basım Yılı:  Temmuz 2013

Şu Acayip Uzay Yorumları

  • Çok güzel Tarık Uslu yani Özkan Öze…
  • Tarık Uslunun kitaplarını büyük bir ilgiyle okuyorum hatta bana imza bile attı.
  • Oğluma okurken dalıp gittiğim bir Tarık Uslu klasiği. Uzay deyip geçmemek uzayla birlikte Yaratıcı’nın üstün ilim ve sanatını da görmek gerektiğini düşünenler için mutlaka okunması gereken bir kitap.
  • Serinin iki kitabını aldık şimdilik. Bunu çok sevdi oğlum. Diğerlerini de almak için listemize ekledik.
  • Mükemmel bir kitap olmuş uzayı ve bilimi anlatan bir kitap.
  • Severek takip ettiğimiz yazarın uzayı eğlenceli bir dille anlattığı kitabını severek okuyor oğlum.
  • Çocuklara bilimi güzel bir dille anlatıyor.
  • 3.sinif için uygun bir kitap. İyi fena değil.

Şu Acayip Gökyüzü Yazar Profili

Tarık Uslu, 1974 yılında Adapazarı’nda doğmuştur. Milli eğitim hayatı lise son sınıfa kadar sürmüştür. Bütün bu süre içerisinde okumak ve yazmaktan daha önemli bir şey öğrenmemiştir.
Tarık Uslu, lise yıllarında Zafer dergisinin yazı işlerinde çalışmaya başlamış ve uzun yıllar derginin müdürlüğünü yapmıştır.
Tarık Uslu, şu anda Zafer yayınları, Uğurböceği Yayınları ve İlkgençlik Yayınlarından oluşan Zafer Yayın grubunun editörlüğünü yapmaktadır.
Hem kendi ismi olan (Özkan Öze) hem de Tarık Uslu ismi ile pek çok kitabı yayınlanan yazar yazı çalışmalarını aralıksız sürdürmektedir.

Şu Acayip Uzay Kitap Özeti

Büyük Karanlığın Sırrı

MİLATTAN çok önceki yıllardı. Babil’in başşehri Hilla’dâ, Gökbilimci Nebulakad adında yaşlı bir adam yaşardı.

Nebulakad, gündüzleri yatar uyur; geceleri ise, çıkabildiği en yüksek tepenin üstüne çıkıp, gün doğumuna kadar gökyüzünü seyrederdi.

Eğer başımızın üzerinde olağanüstü bir şeyler olduğunu gözlemlerse, hemen çantasından Moleskirı marka kil tabletini çıkarıp, gördüklerini not alırdı.

“Bu gece gökyüzünde bir kuyrukluyıldız belirdi. Başı güneş gibi parıldıyordu. Akrebin kuyruğuna benzeyen bir kuyruğu vardı. Kuyruğu da ışık saçıyordu. Önceleri çok korktum ama zaman içinde korkum geçti.

Yarın, yüce kralımıza gidip dün gece bir kuyrukluyıldız gördüğümü söyleyeceğim.

O da bana, ‘Eğer bu kuyruklu bir yalansa dilini çeker koparırım!’ diyecek…

Kralımı çok seviyorum, çok iyi bir adam. Eğer adı Halley olsaydı, bu kuyrukluyıldıza onun adını bile verirdim. Ama, adı Halley değil… ”

Nebulakad, yaşlı bir adam olduğu için artık eskisi gibi gökyüzü gözlemciliği yapamıyordu.

Neredeyse bir asırdır her gece gökyüzünü seyretmekten boynu fena halde tutulmuştu. Sürekli yukarıya bakıyor, başını asla aşağıya eğemiyordu.

Aslında, bu bir gökbilimci için iyi bir şeydi. Tabii, gökyüzünü seyrettiği zamanlarda…

Öteki vakitlerde ise tam bir işkenceydi. Özellikle de, yeni biriyle tanıştığında..

  • Merhaba benim adım Nebulakad. Gökbilimciyim.. ”
  • Belli!
  • Nerden belli?
  • Bakışlarından anladım!

Boyun tutulmasının asıl zararı Nebulakad’ın berbere gittiği zamanlarda kendini gösterirdi.

  • Amca eğ başını, eğ biraz. Enseyi de alayım!
  • Enseler kalsın bence!
  • Nebulakad için alış veriş de son derece eziyetli bir işti.
  • Şurdan iki göbek marul versene!
  • Nerden?
  • Şurdan!
  • Baba, orda göbeğin ne işi var! Göbekler bur-da, aşağıda be!

İşte böyle…

Nebulakad için hayat artık pek kolay değildi anlayacağınız… O yüzden kendisine bir çırak satın aldı.

Bu genç adam, sözde Mezopotamya’nın en zeki çocuğu idi. En azından, onu Nebulakad’a kakalayan köle tüccarı öyle söylemişti…

İhtiyar gök adamı, kısa bir ön görüşme ve pazarlıktan sonra köle tüccarı ile anlaştı.

  • Daha önce hiç gökyüzünü gözlemleme imkanın oldu mu evladım?
  • Gökte ne var ki?

Bu cevap karşısında, “Hiç bilmemek, yanlış bilmekten daha iyi…” diye mırıldanan Nebulakad:

“Bu gece benim yerime gökyüzünü sen gözlemleyeceksin” diyerek çocuğu daha ilk günden gözlem tepesine yolladı.

Genç adam, tepeye vardığında nefes nefese kalmıştı. Hemen bulduğu bir kayanın dibine çöküp oturdu.

Güneş çoktan batmıştı ve Hilla şehrinin üzerini siyah kadifeden bir pelerin gibi kaplayan gecenin yüzünde, sayısız yıldız, saçılmış inci taneleri gibi parıldamaktaydı.

Nebulakad’ın çırağı, kil tabletlerini, başının altına yastık gibi koyup sırt üstü uzandı.

“Gökte ne var ki, yarın ihtiyara bir iki yalan yumurtlarım olur biter” dedi içinden.

Az sonra da, tatlı ağır bir uykunun kollarına bırakıverdi kendini.. Ve güneş doğana kadar, kesintisiz derin bir uyku çekti…

Ertesi sabah, günün ilk ışıklarıyla uyanan çırak, üstü başındaki karıncaları üfleyip püfledik-ten sonra, koşa koşa usta Nebulakad’ın yanma geldi. Çok önemli bir şey görmüş gibi heyecanlı görünmeye çalışıyordu..

Onun bu heyecanlı hali, Nebulakad’ı hemen heyecanlandırıverdi.

  • Söyle bana genç adam dün gece ne gördün!
  • Rüyamda mı?
  • Ne?
  • Şey yani gökyüzünde mi?
  • Başka nerede olacak genç adam! Elbette gökyüzünde!
  • Eee.. Şey!
  • Ney?
  • Gerçekten çok büyük bir şey!
  • Ne? Ne? Söyle hadi ne gördün?
  • Karanlık!
  • Karanlık mı?
  • Evet her tarafı kaplayan büyük bir karanlık gördüm gökyüzünde! Gerçekten çok siyahtı.

Nebulakad, hayretten açılmış gözlerle çırağına baktı ve “İşte bu!”dedi.

“Ben neredeyse bir asırdır gökyüzünü izledim. Yıldızları gördüm, Ay’ı gördüm, gezegenleri gördüm, kehkeşanı gördüm…

Hatta bir kuyrukluyıldız bile gördüm. Ama asıl görmem gereken şeyi, sen gördün!”

  • Neyi?
  • Karanlığı tabi ki!Aslında orada hiç olmaması gereken karanlığı!

Bu tuhaf sözler, ihtiyar gökbilimcinin son sözleri oldu.

Nebulakad, o gün ölmeseydi, gökyüzünün karanlık sırlarını keşfedebilir miydi acaba?

Büyük ihtimalle hayır!

İster inanın ister inanmayın,

“Gece neden karanlıktır?” sorusu, Nebulakad’dan sonraki iki-bin yıldan uzun bir süre cevapsız kaldı.

insanlar gündüzleri gökyüzünün neden mavi olduğunu 100 yıl kadar önce buldular ama ondan çok daha kolay bir soruymuş gibi görünen “Geceler neden karanlıktır?” sorusunun cevabı, 1950’li yıllara kadar; “Gerçekten bilmiyoruz, bilsek size söylemez miyiz?” olarak kaldı.

İşin asıl acayip tarafı, bu soruya, bugüne kadar bulunmuş en doğru cevabı, bir gökbilimci değil, Edgar Allan Poe adındaki şair verdi!

Hayır hayır! Hiç boşuna heveslenmeyin!

Bu cevap, “Neden olacak canım, güneş battığı için geceler karanlık!” değil kesinlikle…

Öyleyse geceler neden karanlık?

Büyük bir ormana uzaktan baktığınızda, ağaçlardan bir perde görürsünüz. Sanki ağaçlar arasında hiç mesafe yokmuş gibi…

Çünkü öndeki ağaçların arasından arkadaki ağaçlar gözükür. Onların arasından da daha arkadaki ağaçlar… Ve bu böyle göz alabildiğine sürüp gider…

Bu yüzden aradaki boşluklar hiç gözükmez. Eğer gördüğünüz kadarına inanacak olsanız, bu ormana asla giremeyeceğinizi düşünürsünüz.

“Değil bir insan, bir tavşan bile böyle bir ormanın ağaçları arasında koşamaz. Çünkü ağaçlar arasında hiç mesafe yok! Bu ormanda her yer ağaç…” dersiniz.

Oysa, ormana yaklaştıkça bunun sadece bir göz yanılması olduğunu anlar, ormandaki ağaçlar arasında belli bir mesafenin bulunduğunu görürsünüz. Ama, uzaktan bakıldığında, görünmeyen, ağaçların çokluğundan dolayı farkedilmeyen bir mesafedir bu…

Şimdi bu örneği aklınızda tutarak gökyüzünü düşünün. Başımızın üzerinde bir ormanla kıyaslanmayacak kadar büyük bir uzay boşluğu var. Ama bu uzayda, bir ormandaki ağaçlarla kıyaslanmayacak kadar da çok yıldız bulunuyor.

Bunlardan bize en yakın olanı ışık kaynağımız Güneş. Fakat gökyüzünde ışık saçan tek cisim güneş değil elbette.

Uzayda, yeryüzündeki kum tanelerinden çok

daha fazla ışık saçan yıldız var.

Normal şartlarda tıpkı ormandaki ağaçlar gibi dünyadan gökyüzüne baktığımızda her bir noktayı dolduran bir yıldız görmeliydik.

Peki başımızın üzerinde bu kadar çok ışık saçan yıldız varken, neden geceler hâlâ karanlıktır?

Neden gördüğümüz yıldızların araları boş gözükür?

Oradaki yıldızların ışıkları neden ormandaki ağaçlar gibi boşlukları doldurmaz?

Bırakın milyarlarca yıldızı, her birinde milyarlarca yıldız bulunan yıldız kümeleri ya da galaksiler bile, dünyanın gecelerini baştan sona kaplamalı ve güneş batsa da, batmasa da, geceler karanlık olmamalıydı. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu, gökyüzünün, geceleri bile güneş kadar parlak olması demek!

Böyle bir dünyada, bir araba farının içinde uyumaya çalışan sivrisinekler gibi olurduk…

Gece karanlıktır çünkü…

Edgar Allan Poe adındaki Amerikalı şair ve yazar, 1848 yılında Eureka adında bir yazı yazdı. Bu yazının bir yerinde şöyle diyordu:

“Gökyüzüne baktığımızda hiçbir yıldızın görünmediği karanlık boş bölgeler görüyoruz. Bu bölgeler ışığın bize henüz ulaşmadığı yerlerdir!” Kısaca Poe’nun demek istediği şey, gökyüzündeki karanlık bölgelerin karanlık olmasının sebebi, oralardaki yıldızların ışığının henüz bize kadar ulaşmamasıydı! www.cevapoloji.com

Bu basit ama şaşırtıcı ifadeler, kafayı gecelerin neden karanlık olduğuna takmış pek çok bilim adamına “Vay anasını! Neden bu bizim aklımıza gelmedi!” dedirtmeye yetti.

Poe’dan bir yıl kadar sonra Alman gökbilimci Madler, gecelerin neden karanlık olduğunu açıklarken, Poe’nun söylediklerini neredeyse aynen tekrarlamak zorunda kaldı:

“Işık bildiğimiz en hızlı şeydir. Ama neticede onun da bir sınırı vardır. Uzaktaki yıldızları görmüyoruz. Çünkü ışıkları henüz bize kadar gelmedi. Bu yüzden gecelerimiz karanlıktır… ”

Peki günün birinde bu yıldızların ışığı bize ulaşırsa ne olacak?

Söz konusu yıldızlar milyarlarca ışık yılı uzaklıkta olduğu için, endişe etmenin bir anlamı yok…

Üstelik evren sürekli genişlediğinden, o yıldızların ışıkları hiçbir zaman dünyamıza ulaşamayacaktır.

Ve dünya var olduğu sürece geceler, hep karanlık olacaktır…

Üzeri inci taneleri gibi yıldızlarla süslenmiş, siyah kadifeden bir battaniye gibi, şehirlerin, evlerin ve rüyalarında melekleri gören bebeklerin üzerlerini örter geceler…

Bize de, günümüzü aydınlık kıldığı için şükrettiğimiz gibi; tüm bu kâinatı, gecelerimizi karanlık olacak şekilde yarattığı için Rabbimize, şükretmek düşer…

Ay’a Gitmenin En İyi Tarafı

BİRKAÇ hafta önce Acayip Şeyler Dizisi’nin yazarı Tarık Uslu olarak davet edildiğim bir okula gittim. Ve Acayip Şeyler’in sıkı takipçileriyle oldukça iyi vakit geçirdim.

Tabii, Uğurböceği’nin pek kıymetli halkla ilişkiler ve pazarlama müdürünün, kapıdaki güvenlik görevlisine, beni işaret ederek:

“Açın kapıları, yazar getirdik!” demesini saymazsam…

Bir an için güvenlik görevlisinin, yüzüme şüphe ile bakıp, “ buraya indirin, görevliler gelip alırlar onu!” diyeceğinden korktum…

Üstelik, görevli ile aramızda şöyle bir konuşma da, geçebilirdi
pekala:

  • Açın kapıları yazar getirdik!
  • Hanginiz yazar?
  • eyy, ben…
  • Ne yazıyosun bakalım?
  • İşte öyle çiçek böcek acayip şeyler..
  • Ne kadar acayip?
  • Ne kadar olursa…
  • Hımm… Umarım yeterince acayiptir!
  • Acayip acayip! Gerçekten çok acayip! Bak mesela sinekkapanlar var.
  • Üzerlerine bir sine…
  • Kapa çeneni ve in bakalım a ağıya!
  • Biz imza ve sohbet için gelmi tik ama!
  • Nöbetçiler! Nöbetçiler! Götürün şu patates çuvalını!
  • “Patates çuvalı” mı dediniz? Çok teessüf ederim. Ben bir kültür fizik adamıyım…

Okulun arka tarafından ellerinde uzun sopalı süpürgelerle koşup gelen iki müstahdem, beni kollarımdan tutup, sürükleye sürükleye alıp götürmeye kalktılar.

Tam, “Bırakın beni! Ben Tarık Uslu’yum. Acayip şeyleri ben yazdım. Bak gerçekten çok acayip!” diye bağıracaktım ki, müdüre hanımın sesiyle titreyip kendime geldim.

  • Merhaba Tarık Bey! Okulumuza hoşgeldiniz. Çocuklar merakla sizi bekliyorlar. İsterseniz onları daha fazla bekletmeden sınıfa geçelim…
  • Ah! Evet çocuklar! Elbette çocukları bekletmeyelim.. Bu arada, gerçekten hoşbulduk…

Nihayet sınıftan içeriye girdiğimde, kendimi bambaşka bir ortamda buldum. Onlarca pırıl pırıl ve meraklı göz bana bakıyor ve soru sormak için sırada bekliyordu.

İçlerinden bir tanesi tüm güzel sorular ondan önce sorulduğu için soracak başka bir şey bulamadı ve kaç yaşında olduğumu sordu. Ben de ona, bir başka soruyla cevap verdim:

  • Jules Verne’nin Ay’a Seyahat romanını okuduğumda 10 yaşındaydım. Ve insanların Ay’a seyahat etmelerinin üzerinden tam 15 yıl geçmişti.

Daha ben, “Hadi bakalım çık işin içinden!” demeye fırsat bulamadan ufaklık, “Otuzyedi!” diye bağırdı.

  • İnsanlar Ay’a, 1969 yılında ayak bastılar. 1969 + 15 =1984 eder. 1984 yılında 10 yaşında olduğuna göre, şimdi 37 yaşında olman gerekir!

Vay be Işık hızı böyle bi Şey olsa gerek…

“İnsanlık için büyük bir adım”

20 Temmuz 1969 yılında, 8 gün 3 saat 17 dakika süren uzun yolculuktan sonra, Ay yüzeyine ulaşmayı başaran uzay aracının kapıları açıldığında, dışarıya ilk çıkan, astronot Neil Armstrong oldu.

Kartal adındaki Apollo Ay modülünün merdivenlerinden yavaş yavaş inen Armstrong’u, o sırada dünyada 600 milyon insan, canlı televizyon yayınından izlemekteydi. Bu tarihi ana şahit olmak, elbette kaçırılmayacak kadar olağan-üstü bir şeydi.

Ve nihayet Armstrong Ay yüzeyine ayak basıp, ilk adımını attığında tarihe geçen o meşhur sözünü etti:

“Bu bir insan için küçük, fakat insanlık için çok büyük bir adım…”

İnsanlık için bu büyük adımı atmak hiç de kolay olmamıştı. Ay’da yürüyebilmenin, tekerleğin icadından beri süren, zorlu bir macerası vardı çünkü…

Armstrong’un hemen arkasından, Ay’a adım atan ikinci insan, Edwin Aldrin oldu.

Aldrin, Ay yüzeyinde yürümenin heyecanı ile şu sözleri söyledi:

“Çok güzel! Çok güzel! Çok güzel! ahane bir ıssızlık!”

Eğer Aldrin’in ardından Ay’a ayak basacak üçüncü kişi ben olsaydım acaba ne söylerdim?

Sanırım uzay aracının merdivenlerine sıkıca sarılır, uzaklarda, minicik mavi bir misket gibi görünen dünyaya büyük bir özlemle bakarak bağıra bağıra ağlardım:

“Eve dönmek istiyoruuuuuum!”

Elbette Ay güzeldi, hatta muhteşemdi!

Fakat bizim için, gecelerimizi aydınlatan bir kandil, bir gece lambası olarak kaldığı sürece öyleydi…

Çünkü o zaten bunun için yaratılmıştı…

Çiçekli miçekli tepelerinde top oynayalım; papatya ve çimen kokan rüzgârlarında uçurtma uçuralım diye değil

Ay, pırıltılı bir yaz gecesi, gümüşten bir top gibi, alçacık iğde ağaçlarının arasından usul usul yükselirken güzel…

Ama onu dünya ile kıyaslamaya kalktığımızda “Yeryüzünün” yaşanması en zor yerlerinden biri olan Kalahari Çölü bile, “Ay yüzünün’ yanında, cennet gibi kalır…

Bence insanların Ay’a seyahat etmelerinin en büyük faydası, nasıl güzel bir dünyada yaşadığımızı, çok daha iyi anlamamız oldu.

Ay’a gidip gelen en son insan olan Gene Cernan da, eve döndüğünde:

“Ay’da üç gün kaldık ve çok eğlendik. Fakat dünya terk edilemeyecek kadar güzel bir yer.” dediğini göre; sanırım, Ay’a gitmenin en iyi tarafı, Dünya’ya geri dönmek..!

Büyük Ay Palavrası

1835 YILIYDI. John Herschel adındaki Amerikalı bir astronom, o güne kadar yapılmış en gelişmiş teleskoplardan biri ile, Afrika’nın ta en ucuna, yani Ümit Burnu’na gitmiş, kendi çapında gökyüzünü inceliyor ve gözlemler yapıp, raporlar tutuyordu.

NewYork Sun gazetesinin yayın kurulu bu haberi olduğu gibi verdikleri takdirde, pek kimsenin umrunda olmayacağını biliyordu.

  • Şu haberi biraz abartsak ne olur?
  • Ne kadar mesela..?
  • Azıcık işte. A-zı-cık! Aha, şu kadarcık!
  • Olur olur! Bal gibi olur!

Ertesi gün John Herschel’in masum haberi azıcık(!) abartılmış bir şekilde gazetenin ilk sayfasında Şu başlık altında verildi:

“JOHN HERSCHEL TARAFINDAN YAPILAN BÜYÜK ASTRONOMİK KEŞİFLER ”

Habere göre John Herschel, yaptığı gözlemler sonucunda Ay’da hayat olduğunu tespit etmişti. Bu öyle böyle bir hayat değildi ama! Herschel, Ay’ın yüzünde çok acayip binalar, piramitler, som altından çatıları olan mabetler, falan görmüştü.

Bunların yanısıra, Ay’da pek çok deniz ve ormanlık arazi de bulunuyordu.

Herschel, Ay’da mavi renkli unikornlar yani tek boynuzlu atlar, hem karada hem de suda yaşayan amfibik yaratıklar, kunduza benzeyen ucubeler ve en ilginci de, yarasa adamlar görmüştü. Yani bildiğimiz BATMAN!

Tabii bildiğimiz BATMAN, o zamanlar daha doğmamıştı. Bu yüzden Ay’daki bu yarasa adamlara, Vespertilio-homo adı verildi.

Gazete, bu anlatılanları daha da ilginç kılabilmek adına bir takım resimler de çizdirmiş ve makaleyi bunlarla süslemişti.

Daha ilk günden gazetenin satışları rekor seviyesine erişti. Önlerinde uzun kuyruklar oluşan gazete bayilerinde tek bir gazete bile kalmadı.

Cılız bacaklı fukara çocuklar, koltuk altlarına sıkıştırdıkları tomar tomar gazeteyi, “Yazıyooooo! Yazıyooooo! Ay’daki yarasa adamları yazıyoooo?” diye bağıra bağıra satıyorlardı.

Halk bu olağanüstü haber karşısında, meraktan çılgına dönmüş; bir sonraki gün Ay’daki hayat hakkında neler anlatılacağını heyecan içinde beklemeye başlamıştı.

Gazetenin yayın kurulu, “Madem memlekette bunca sazan var, öyleyse Şu oltayı bir iki kez daha sallandıralım” diyerek, John Herschel’in büyük astronomik keşiflerini yayınlamayı, sonraki günlerde de sürdürdü.

1835 yılında sokaktaki sıradan vatandaşların bir gazetenin, üstelik saygın bir gazetenin, bir bilim adamının, üstelik saygın bir bilim adamının ağzından yazdığı böyle bir habere inanması elbette çok da yadırganacak bir Şey değildi.

Fakat işin asıl komik tarafı, meşhur Yale Üniversitesi’nin öğrencileri ve bir takım öğretim üyelerinin de bu makaraya fena halde takılmış olmalarıydı.

Öğrenciler her gün gazete alıyorlar ve Ay’daki hayat hakkındaki bilgilerini geliştirmek için, sözde John Herschel’in yazdığı makaleyi sular seller gibi okuyorlardı.

Tabii okuduklarını kendi aralarında saatlerce tartıştıkları da muhakkak…

Bir süre sonra Yale’deki bazı bilim adamları gazeteden, makalenin aslını ve Ay’daki Batman’ler hakkında daha detaylı bilgi vermelerini istediler.

Gazeteciler bu işin sonunun kötüye gideceğini anladıkları için, “Bay John Herschel teleskobu ile yanlışlıkla güneşe baktı. Bu yüzden teleskop bozuldu” diye bir yalan daha uydurup, bu büyük palavraya son verdiler…

Bu olay, dünya tarihine Büyük Ay Palavrası olarak geçti…

Ay’da hayat yok

Her bir köşesinde yaşayan bir canlı bulunan dünyanın bu kadar yakınında olup da, hayattan en küçük bir nasibi olmamak elbette pek bir garipti.

Böyle capcanlı bir dünyadan baktığımızda, Ay’da da bir takım canlıların yaşadığına inanmak pek bir kolaydı aslında… Teleskopların — gelişmesi ve uzaya gözlem (uydularının gönderilmeye başlanmasından sonra Ay’da en azından Batman’ler gibi tuhaf canlıların yaşamadığı kesin olarak ortaya çıktı. Fakat ya daha küçükler? Mesela bir takım bakteriler neden olmasındı Ay’da? Koskoca Ay’da bir amip de mi yoktu be?

İlk zamanlar Ay’a gidip gelen Apollo astronotları, dünyaya döndüklerinde bir süre karantina altında tutuluyordu ve yanlarına kimsecikler yaklaştırılmıyordu. Çünkü kim bilir belki Ay’da bir takım “uzaylı virüsler? falan vardı ve insanlara bulaşıp, çok tehlikeli hastalıklara sebep olabilirlerdi.

Apollo 12’den sonra bu uygulamaya son verildi. Çünkü Ay’dan getirilen kaya örnekleri ve Ay ortamının incelenmesi sonucunda, sevgili uydumuzda tek bir mikrop bile bulunmadığına kesin olarak karar verildi…

Ay’da hayat yoktu. Dünyada ise çoktu. Ama dünyadaki hayatın Ay ile, son derece yakın bir ilişkisi vardı.

Ve bu ilişki, sadece geceleri aydınlatmak, dağların tepelerin, karanlık ormanların ardından nur topu gibi doğup, karanlıktan korkan ve uykusu kaçan tüm çocuklara “Merhaba ben geldim! Ben dünyanın gece lambasıyım!” demekten ibaret değildi…

Dünyanın biricik uydusu Ay; denizlerdeki balıklardan, kuşlardan böceklerden.. vahşi kurtlardan, insanlara kadar yeryüzündeki tüm canlılar için önemliydi!

Ya, Ay Olmasaydı?

  • SANA, “Güneş olmasaydı ne olurdu?” diye sorsaydım, iyi kötü bir cevap verirdin değil mi Çekirgem!
  • Evet Usta! Mesela gece gündüz dişe bi şey olmazdı hep karanlık olurdu.. Işıkları gündüz de yakmak zorunda kalırdık. Elektrik faturası acayip gelirdi…
  • Bravo..! Gözlerimi yaşarttın.
  • Üstelik Dünya çok serin bir gezegen olurdu… Yılın dört mevsimi kat kat yünlü fanilalar ve eskimolar gibi kürkler giymek zorunda kalırdık.
  • Eğer eksi 200 dereceye “serin’ demek yeterliyse, evet öyle olurdu Çekirge.
  • Yani, serinden biraz daha soğuk olurdu öyle mi?
  • Bundan, Şüphe bile etme sakın!
  • Çekirge!
  • Usta!
  • Peki, ya Ay olmasaydı?
  • Eeeece! Geceler, şimdikinden çok daha karanlık olurdu.
  • Evet bu doğru! Ancak çok da hayati bir şey olduğu söylenemez. En azından günümüzde öyle… Fakat Şairler ve iflah olmaz romantiklerin bundan hiç hoşlanmayacağı kesin…
  • Dolunay diye bir şey olmayacağı için, kurtadamlar; ya hep kurt olarak kalırlardı ya da hep adam…
  • Dur bi dakika! Bunu saymıyorum. Sana kurtadam diye bir Şey olmadığını kaç kere anlattım?

Eğer baban olacak o hipopotam, kurs ücretin konusunda bana bu kadar cömert davranmıyor olsaydı, seni çoktan kovmuştum burdan…

Peki buna ne dersiniz saygıdeğer efendim: Bizimkisi ile birlikte dünyadaki bazı ülkelerin bayrağında hilal yerine başka bir şekil olurdu!

Hımmmm.. Zekice bir şey söyledin Çekirge! Ama, bunun da çok önemli olduğunu zannetmiyorum!

Başka! Başka! Daha başka bir şey aklına gelmiyor mu senin?

………………………………………………………

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.